Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
GÜLDAL MUMCU KONUŞMASI

GÜLDAL MUMCU (CHP İzmir Milletvekili-Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili)- Hararet nardadır, saçta değil. Keramet sendedir taçta değil. Her ne arar isen, kendinde ara. Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil. Hükümdar ancak adaletiyle başarılı olur. Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez. Cennet için ibadet geçersizdir, dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan. İbadetin yeri başkadır, işin yeri başkadır. Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir.

Sevgili Hacıbektaşlılar, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının düsturu, ilk kurulduğu andan itibaren yılmamak, yılgınlığa kapılmamak, korkmamak ve insanların düşünceleri yüzünden eziyet çekmemesi, hele hele öldürülmemesi, öldürülenlerin de unutulmaması. Sizler de öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçtikten sonra onu unutmayıp, beni konuk ettiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Sözlerime ilçenizde yaşamış, sadece bizim topraklarımızın değil, toplumumuzun değil, neredeyse bütün dünyaya insanlık dersi vermiş büyük bilge, büyük düşünür Hacı Bektaşi Veli’nin dizeleri ve özlü sözleriyle başladım. Bu dizeler, bu sözler, bu düşünceler Hacıbektaşlıların, Alevilerin Kurtuluş Savaşına, Atatürk’e, Cumhuriyet devrimlerine, laikliğe sahip çıkmalarının da açıklaması.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetten ilk kez Sivas’tan Ankara’ya giderken 22 Aralık 1919’da uğradığı Hacıbektaş’ta görüştüğü Alevi büyüklerine söz ettiği söylenir. Bugüne gelirsek, sanki bugün Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlatmak üzere Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 sadece 93 yıl değil, yüzlerce, binlerce yıl geride kalmış, hatta takvimlere bu tarihler hiç yazılmamış gibi hissetmemizi istiyorlar.

Kurtuluş Savaşını ve Cumhuriyet devrimlerini tarih sayfalarından silmeye çalışıyorlar. Atatürk’ün tüm ulusla birlikte gerçekleştirdiği kurtuluştan ve Cumhuriyetin kuruluşundan âdeta intikam almak istiyorlar. 29 Ekim, 19 Mayıs, 30 Ağustos kutlamalarına sınırlamalar getirmeleri bunun bir göstergesi. Tabiî ki ve elbette meydanı bu zihniyete bırakmayacağız. (Alkışlar)

Çok yakında, birkaç ay içinde, geçen ay Hrant Dink cinayetiyle ilgili dava sonuçlandı ve sadece iki tetikçi ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Cinayete azmettirmekle suçlanan ve polis istihbarat birimlerinde çalışan bir kişi ise beraat etti. Davanın yargıcı örgüt yok, çünkü kanıt yok derken, savcısı örgüt de var, kanıt da var dedi. Cinayette çok ciddi sorumlulukları olan ve Fethullah cemaatiyle yakınlıklarına kesin gözüyle bakılan polis şeflerine, hemen hepsi Büyük Birlik Partisinde yöneticilik yapmış diğer sanıklara hiç dokunulmadı.

Polisler hakkında hiç değilse idari soruşturma açılmasını bile –hepiniz biliyorsunuz- Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı da izin vermemişti zaten. O polis müdürünü de daha geçen gün okuduk, terfi ettirdiler. Vali yardımcısının tehdit ettiği ve valinin bilgisi altında olması gereken Hrant Dink’i makamına çağırıp tehdit ettiği valiyi de milletvekili yaptılar.

Düşünebiliyor musunuz, gazeteci Nedim Şener bu bağlantıları ve bu eksiklikleri yazdığı için de hapse atıldı. Kısaca çok haksızlık, çok adaletsizlik yapılıyor. Haksızlığa uğrayınca başvurmak için aklımıza gelen hukuk ve yargı artık yok, tuz da kokmuş durumda. Hukuksuzluğun, haksızlığın kaynağı bizzat yargı, yani haksızlıkları önleyeceğine inandığımız, adaleti gerçekleştireceğini sandığımız makam. Hukukun yerini hukuksuzluk alıyor ve adalet mahkemelerde, duruşma salonlarında yok ediliyor. Adaletin, yargının içi boşaltılıyor.

Uğur Mumcu’yu anmak için vakıf olarak düzenlediğimiz, Uğur’un öldürüldüğü 24 Ocak günü başlayıp, Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak günü sona eren haftanın adı, başından bu yana “Adalet ve Demokrasi Haftası”dır. Yargıçlar elbette ulusal, uluslararası yasalara, tüzüklere, yönetmeliklere göre, ama en nihayet vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Çünkü adaletin tecelli ettiği doruk vicdandır. Adalet yerini buldu denemiyorsa, yani vicdan sızlamışsa, adalet de tecelli etmemiş demektir.

Vicdanlar, hele yargıç elinde hukuk yoluyla sızlamışsa adalet yok demektir. Adalet yoksa da demokrasi yok demektir. Çünkü günümüzde gerçek demokrasinin en önemli ölçütü kuvvetler ayrılığıdır. Yargı, yasama ve yürütme denilen kuvvetler, hem birbirini dengelemeli, hem de denetlemelidir. Bu denetim mekanizması olmazsa, ortaya diktatörlük çıkar. Bugün adım adım yaklaşmak istedikleri nokta, işte tam bu noktadır. Uğruna yüzyıllar boyunca kanlı mücadeleler verilen demokrasidense, böyle bir durumda geriye kala kala demokrasinin külleri kalır.

Oysa bütün dünyada yüzyıllarca süren, hâlâ da devam eden demokrasi mücadelesi, tek kişilik otoritelerin, hükümdarların, astığı astık, kestiği kestik uygulamaların yok olması için verilmiştir. Bugün kafasındaki asıl düşünceyi 23 Nisan günü geleneksel olarak makam koltuğunu bıraktığı ilkokul çocuğuna “yetki artık senin, ister asarsın, ister kesersin, her şey senin elinde” diye açığa vuran bir Başbakanımız var.

Burada Uğur’un şu sözlerini hatırlamamak mümkün değil. “Yargıcıyla, avukatıyla, tüm hukukçular esir alınmıştı Hitler rejimince. Hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı Hitler’in elinde. Bugün Hitler’e uşaklık etmiş yargıçlara hukukçu demek mümkün müdür artık? Bunlar siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. Bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, cellatlığa meşruiyet kazandırmak hiçbir zaman. Hukuku egemen güçlerin bir baskı aracı yapmak isteyen iktidarlar her ülkede hukukçuların vicdanlarına ipotek koymak istemişlerdir. Böyle dönemlerde hukukun yerini yasa dışı yargılar ve korkular almıştır.”

            Bugüne geldiğimizde Silivri Mahkemelerinin hali meydanda. Ergenekon davasında bir yargıcın kendisine baskı yapıldığını açıklayarak görevinden istifa ettiğini, tahliye kararı veren yargıçların başka mahkemelere sürüldüğünü hatırlayınız lütfen. Seçilmiş milletvekillerinin tutukluluk halleri ısrarla sürdürülüyor. Tutukluluk yasa, Anayasa, uluslararası anlaşmalar hiçe sayılarak bir cezaya dönüştürülmüş durumda. Şüpheliler dava sonunda beraat etseler bile, peşin peşin ceza çekmiş olsun isteniyor. Hücrelerin dört duvarı arasında beton kokusu üzerlerine sinmiş tutukluların yaşamla bağlantılarını koparmaya çalışıyorlar. Toplumu yılgınlaştırmak için bu yargılamalar dâhil her yola başvuruluyor.

Silivri mahkemelerini eleştirdiği için, Cumhuriyet Halk Partisi Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında fezlekeler düzenleniyor, Deniz Feneri savcılarının başına gelenlerse malum. Sanıklar serbest bırakılırken, savcılar hakkında davalar açılıyor. Haklarında, yani hırsızlar serbest kaldı, onları soruşturan savcıların peşine düşüldü. Vicdanlara ipotek koymanın en tipik örnekleri bunlar.

Şimdi bu noktaya 12 Mart’lı, 12 Eylül’lü ve faili bulunmamış suikastlarla dolu, kapkaranlık bir geçmişten geldik. Türkiye’nin bugünkü karartıcı tablosunun ressamı sadece AKP iktidarı değildir. Bu ressamlardan en sonuncusu, süngüyle yaptığı darbenin sıkıntısını yıllarca Marmaris’te tuval üzerine fırça darbeleriyle atmaya çalışan kişi, şimdi güya bu kişiden hesap soruluyor. Neden 12 Eylül’ün diğer sorumlu ve yetkililerini de kapsamadığı bir yana, insanlığa karşı işlenen suçlar için zamanaşımının olmayacağı gerekçesiyle Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında başlatılan yargılama sürecinin nerede biteceğini veya bitmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

Bu tabloyu hazırlayanlar, 1950’lerden bu yana az uğraşmadılar. İzin verirseniz çok kısa bir geçmişe yolculuk yapmak istiyorum. 1950’lerin sonunda muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisinin bütün yurttaki malvarlıklarına el konulmakta, hapishaneler bugün olduğu gibi yine gazetecilerle, aydınlarla doldurulmakta, Cumhuriyet Halk Partisini ve muhalif basını susturmak üzere Mecliste tahkikat komisyonları kurulmakta, Demokrat Parti ileri gelenleri, kapalı toplantılarda İsmet Paşa’nın idam edilmesi hakkında bile konuşmaktaydılar, dile getirmekteydiler.

27 Mayıs Anayasasının etkisiyle oluşan özgür düşünce ve tartışma ortamının yaygınlaştırdığı halkçı, sosyal adaletçi, antiemperyalist görüşler, 1950’den bu yana iç ve dış sermayeye, batıya ve Amerika’ya iyice sadık hale gelmiş egemen çevrelerde rahatsızlık ve tepki yaratmakta gecikmeyecektir. 1960’lı yıllar Amerika karşıtı 6. filo gösterileri, gazeteci İlhami Soysal’ın kaçırılıp feci şekilde dövüldükten sonra bir tarlaya atılması, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür’ün polis tarafından öldürülmesi gibi olaylarla doludur.

Babıâli’de Sabah ve Bugün Gazetelerine göre, 6. filoyu protesto edenler tamamen komünisttir. “Cihada Hazır Olunur” başlıklı yazılar kaleme alınmıştır. O dönemin sağında etkin kuruluşlar, Türkçü ve İslamcı olarak tanınan, komünizme mücadele derneği, ilim yayma cemiyeti, aydınlar ocağı, milli Türk talebe birliği gibi sağ örgütlerdir. Turgut Özal’dan Abdullah Gül’e kadar sağın dünkü ve bugünkü hemen bütün önde gelen siyasetçileri hep bu örgütlerden yetişmişlerdir. Bir süre sonra doruğa çıkacak olan polis ve ülkücü komanda işbirliği, 1970’lere geldiğimizde etkisini iyice göstermeye başlamıştır.

Genel Kurmay Başkanlığından Cumhurbaşkanlığına terfi eden Cevdet Sunay, “Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullardan yetiştireceğiz” demektedir. Size bugün aynı sözleri söyleyen kimi hatırlattı? Süleyman Demirel, milliyetçi cephe dönemlerinin “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen Başbakanıdır. Ülkücü komandoların öldürdüğü Necdet Güçlü, Mustafa Kuseri, Necmettin Giritlioğlu, Nail Karaçam gibi pek çok devrimcinin tabutunu izlemek zorunda kaldığımız 1970 yılı, sonunda gelip 12 Mart 1971 darbesine dayanacaktır, ama sistem kana doymamaktadır.

70’li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının, Maraş katliamının, Çorum olaylarının yaşandığı, Savcı Doğan Öz, Felsefe Doçenti Bedrettin Cömert, Gazeteci Abdi İpekçi, Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Hukuk Profesörü Ümit Doğanay, İktisat ve Sosyoloji Profesörü Cavit Orhan Tütengil, Yazar Ümit Kaftancıoğlu, sendika lideri Kemal Türkler ve yayıncı İlhan Erdost ve daha birçok yurtseverin yine ülkücü komandolarca katledildiği yıllar olarak kayda geçer. 70’li ve 80’li yıllar aslında, toplumun kamplara ayrılıp, silahlandırılmalarına göz yumulup, hatta silahlandırılıp sağcı-solcu diye birbirlerine kırdırıldığını ve bunlara göz yumulduğu bir dönemdir.

Bu kez de Amerika’nın Ankara elçiliğindeki CIA görevlilerinin Washington’a “bizim çocuklar yaptı” diye haber verdiği 12 Eylül 1980 darbesi konacaktır toplumun önüne. Savcı Doğanöz’ün 1968 yılında Konya’da hazırladığı dosya, Mücadele Birliği adlı bir örgütün kapanmasına yol açmış, Denizli’de savcı yardımcısıyken Necmettin Erbakan’ın kardeşi Akgün Erbakan ile ilgili bir yolsuzluk soruşturmasını yürütmüştür. Ankara’ya atandıktan sonra hakkında kalem kırılmasına yol açan olaysa şudur: 19 Ocak 1978’de Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Levent Özyörük öldürülmüş. O sırada nöbetçi savcı olan Doğanöz, katillerin ülkücülerin karargâh olmasıyla ünlü Ankara’daki Site Öğrenci Yurduna kaçtıklarını tespit etmiş, arama yapılmasına karar vermiş. Aramada bir tabanca ile bir bıçak bulunmuştur, ama çok daha rahatsız edici başka bir iş daha yapar. Kontrgerilla üzerine yazdığı ve Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu hükümetin ilgili yetkililerine gönderdiği bir raporda şu çarpıcı tespitlere yer verir.

“Sürüp giden şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelenecek kadar basit değildir. Bütün olup biten şudur: Ülkemizde tek seçenek olarak Ecevit hükümeti ve onun demokrasiye bütün gerekleriyle işlerlik kazandıracağına olan umutları, kitlelerde Türkiye halkını yok etmek ve onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymak. Böylece Amerika Birleşik Devletleri ve çok uluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, EID –yani Amerikan Uluslararası Yardım Kuruluşu– İran ve İsrail gizli haber alma örgütleri, kontrgerilla gibi gizli örgütler yönlendirmektedirler. Bu örgütler birinci ve ikinci milliyetçi cephe hükümetleriyle devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun biçimde dönüştürerek, demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir. Geniş halk kitleleri içine girmeyi de, Adalet Partisi şemsiyesi altında, Milliyetçi Hareket Partisi ve onun yan örgütleri, bazı işveren kuruluşları ve esnaf dernekleriyle gerçekleştirme çalışmaları içinde görülmektedirler.

Bütün bu çalışmalar içinde askeri ve sivil güvenlik güçleri vardır. Kontrgerilla Genel Kurmay Harp Dairesine bağlıdır. İl ve ilçelerde seferberlik işlemini yürüten kurum olarak, askerlik şubelerince yönetilmektedir. Bu konuda en çok astsubaylar kullanılmaktadır. Sivil güvenlik güçleri içinde de MİT elemanları ve birinci şube görevlileri kullanılmaktadır. Durum bütün açıklığı, acılığı ile ve saygı ile bilgilerinize sunulur.“

Doğanöz, çok kısa bir özetini okuduğum bu rapordan sonra öldürülmüştür. Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Kahramanmaraş katliamı davası Adana’da görülmektedir. Sanıklar ağırlıklı olarak ülkücülerdi. Milliyetçi Hareket Partisi ve ülkücüler, davanın istedikleri gibi sonuçlanması için Adana’yı bir üs, hatta bir karargah haline getirmişti. Cevat Yurdakul Adana’da görev yaptığı 6 ay içinde, 50’den fazla silahlı eylemciyi yakalamıştı. Bunlar arasında ünlü ülkücü komando Ferhat Tüysüz de vardı. Hatırlayabilirsiniz belki, o günleri yaşayanlarınız.

Cengiz Gökçek, Sadi Somuncuoğlu gibi Milliyetçi Hareket Partisi Milletvekilleri, açıkça Yurtakul’u hedef göstermişlerdi. Muhtemeldir ki Cevat Yurdakul’da savcı Doğanöz gibi terör cinayetlerinde kontrgerilla bağlantısına ulaşmıştı ve Cevat Yurdakul’da öldürüldü.

1980’ler 12 Eylül yıllarıydı, ortalık görünürde sakindi. Çünkü tutuklamalar, sıkıyönetim yargılamaları, mahkûmiyetler, işten çıkarmalar, görevden almalar, cezaevi işkenceleri ve idamlarla devam eden resmi terör, baskı ve sansürle gizlenmekteydi. Terörün 1970’leri aratmayacak şiddetle yeniden başladığı 1990’ın ilk cinayeti 31 Ocak’ta Muammer Aksoy’un öldürülmesi oldu. Aksoy’un öldürülmesinin birinci yılında, 31 Ocak 1991 tarihli “Aksoy Cinayeti” başlıklı yazısında Uğur şu tespiti yapıyor: Aksoy cinayetinin Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Çetin Emeç cinayeti izledi. Çetin Emeç cinayetini Turan Dursun’un öldürülmesi, İslami harekâtın en son kıydığı can Doçent Bahriye Üçok’tu. Aksoy, Emeç, Dursun ve Bahriye Üçok cinayetlerinin kimler tarafından işlendiğini gösteren bir tek kanıta bile ulaşılamadı. Aksoy, Emeç ve Dursun uçlarına susturucu takılmış silahlarla öldürülmüşlerdi.

Cinayetlerde kullanılan teknikler, üç saldırının da Ortadoğulu istihbarat örgütlerince düzenlendiği yolunda kuşkular doğmasına yol açmıştı. Bu arada kuşkular arasında, bir İslam devletinin Ankara Büyükelçiliğinde görevli diplomatlar da bulunuyordu. Öyle ya da böyle, başta Aksoy cinayeti olmak üzere hiçbir cinayet aydınlanamadı. Devletin görevi, bu gibi cinayetlerin kanıtlarını bulmak değil midir? Devlet İslami harekat adına, uçlarına susturucu takılmış silahlarla cinayet işleyen çetelere karşı bu kadar çaresiz midir, yoksa devlet dediğimiz şu büyük aygıta takılan başka susturucular var da, biz mi bu susturucuları bilemiyoruz.

Doğanöz bir savcı, Cevat Yurdakul bir emniyet müdürüydü, ikisi de terör cinayetleriyle kontrgerilla arasındaki bağlantıyı görmüştü. Uğur Mumcu’nun sözünü ettiği susturucuların ne veya kim olduğu, Doğanöz’ün raporunda açıkça sergilenmişti. Her ikisini öldürenler de ya bulunamadı ya da dokunulmadı. Hrant Dink davasının akıbeti de malum. Demek Uğur’un dediği gibi devlet aygıtına hâlâ susturucular takılı.

Sık sık faili meçhul diyoruz. Hayır, aslında bu cinayetlerin tümünde değilse bile, pek çoğunun faili tam tersine malum, ama faillerin kimisi göz göre göre kaçmış, kimisi yakalanmış, ama hemen bırakılmış. Kimi Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca gibi askeri hapishaneden, sıkıyönetim döneminde askeri elbise giydirilerek kaçırılmış, kimisi Savcı Doğanöz’ün katili İbrahim Çiftçi gibi 4 kez idama mahkum edilmesine rağmen bir şekilde serbest kalmış, faillerin korunması sürecinde polis var. Askerler ve sıkıyönetim mahkemeleri, sivil mahkemeler var, MİT var, sivil bürokrasi var, hükümet yetkilileri dahil, sivil siyaset var, iç ve dış sermaye var, Amerika’nın CIA’sı, İran’ın Savama’sı, İsrail’in MOSSAD’ı var. Kısaca bir savcı olarak Doğanöz’ün kaleme aldığı resmi rapordaki ifadesiyle, bunların hepsinin toplamı demek olan kontrgerilla var.

50-60 yıldır gözlerimizin önünde gerçekleştirilen tüm bu cinayetler, Türkiye’yi dönüştürmenin kilometre taşları, darbeler de bu yoldaki kritik kavşaklardı. Uğur Mumcu 26 Eylül 1992’de Cumhuriyet Gazetesinde “Hizbukontra” başlıklı yazısında şu değerlendirmeyi yapar: Son günlerde Güneydoğu’da işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre Hizbullah. Bu savın sahipleri, Hizbullah örgütünün devlet tarafından desteklendiğini, bu cinayetlerin kontrgerilla örgütünce planlandığını, Hizbullah adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını da ileri sürüp, bu örgüte “hizbukontra” adını takıyorlar. Hizbullah Şii kökenli bir terör örgütüdür, sözcük anlamıyla Allah’ın partisi demektir. Hizbullah ve öteki Şii örgütleri Türkiye’de de örgütlendiler. Güneydoğu’daki Hizbullah adlı örgüt, bu Şii örgütlerinin Türkiye’deki uzantısıdır.

Güneydoğu’daki Hizbullah, İslamcı Kürtlerden oluşur. Hizbullah ve amal örgütleri de aynı yolu izler, aynı yöntemi kullanır. PKK ise, Marksist, Leninist ideolojiye dayandığını ileri sürer. İslamcılıkla, Marksistlik nasıl bağdaşır? Tabiî ki bağdaşmaz. 1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK’ya Kuzey İran’da kamp yerleri vermesi üzerine, PKK lideri Abdullah Öcalan İran İslam devrimini öven demeçler vermeye başlar. Marksist, Leninist olduğunu ileri süren PKK’nın din silahına el atması ters tepki yaratmış ve PKK’nın bu yeni stratejisi herhalde Hizbullah örgütünü ve İslamcı Kürtleri harekete geçirmiştir.

Kürt Hizbullah’ı, özellikle son bir yıldır PKK’ya karşı saldırılar düzenliyor. Bu saldırılar devlet içindeki örgütler, örneğin kontrgerilla olarak bilinen, eski adı Özel Harp Dairesi tarafından destekleniyordu. Bunu bugün için bilmeye ve yazılı belgeye dayanarak kanıtlamaya olanak yoktur. Bazı devlet görevlileriyle, bu tür örgütler arasında hiyerarşik düzen içinde ve emir-komuta ile değil, 12 Eylül öncesinde kanıtlandığı gibi bireysel ilişkiler de kurulabilir. 12 Eylül öncesinde kurulan bu ilişkinin bir kısmı yazılı belgelere dayanarak kanıtlanmış ve ilişkiler bu köşede yayımlanmıştı. Ancak bu ilişkilerin devletin hangi tepe noktasına kadar ulaştığı ise, bir türlü anlaşılamamıştı.

Bugün hükümetin başta Musa Anter cinayeti olmak üzere bölgede işlenen bütün cinayetleri tek tek aydınlatması gerekir. Bu cinayetler aydınlanmaz ve bu saldırılar da böyle sürüp giderse, devlet haklı ya da haksız, yanlış ya da doğru bu tür suçlamalardan kurtulamaz demişti.

1993’ün Batman Valisi Salih Şarman, 2006 yılında basına yaptığı açıklamada, valiliği döneminde Tansu Çiller ve Doğan Güreş’in onayıyla 800 kişilik bir özel ordu kurduğunu, 2,7 milyon dolarlık ödeneğin Başbakanlıktan geldiğini, gerekli silahların Çin’den, Bulgaristan’daki bir devlet kuruluşundan, teknik cihazların Amerika Birleşik Devletlerinden ve Almanya’dan sağlandığını, bu silahların demirbaş kayıtlarının jandarmada olduğunu söylemektedir. Yurda girdikten sonra bu silahların kimlerin eline geçtiği bilinmemektedir.

Valinin sözünü ettiği dönem Batman’da Hizbullah’ın işlediği iddia edilen birçok faili meçhul cinayetin gerçekleştiği ve dönemin Başbakanı Çiller’in de bunu bir iç hesaplaşma olarak açıkladığı dönemdir. Bunları sorgulayan olmadığı gibi, hapse mahkûm Hizbullah canileri de 2010 sonlarında serbest bırakıldı. Kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri ve öteki dış güçler de Türkiye’de olup bitenlerin edilgen bir izleyicisi değildi.

Öldürülenlerin kanlarının yerde kalmasının, yaşanan acının nedeni hep bu tablodur. Cumhuriyete, Atatürk’e, 19 Mayıs’a, 29 Ekim’e saldırının arkasında bu tablonun on yıllardır sabırla, fırça yerine kan damlayan parmaklarını kullanan, çok uluslu emperyalist ve işbirlikçi ressamların emeği vardır. Türkiye’de işlenen siyasi cinayetler konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üç komisyon kuruldu. 1993 yılında faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu, doğrudan faili meçhul siyasi cinayetlerle ilgili olmasa da, 96 yılında Susurluk komisyonu, 97 yılında Uğur Mumcu cinayetini araştırma komisyonu.

Faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu, kendi üyelerinden bazıları dâhil, çok çeşitli kesimlerce engellenmiş, en faal üyelerinden komisyon başkanı Doğruyol Partili Sadık Avundukluoğlu ile Cumhuriyet Halk Partili Mustafa Yılmaz bir daha milletvekili olmamışlardır. Raportör Akman Akyürek ise, Susurluk kazasına çok benzeyen, son derece kuşkulu bir trafik kazasında ölmüş, komisyon raporu ise, bir türlü genel kurulda görüşülüp onaylanmadığı için kadük olmuştur.

Hazırladığı rapor genel kurulda görüşülüp kabul edildiği için daha şanslı sayılabilecek Uğur Mumcu cinayetini araştırma komisyonu raporu. Bu raporda beş husus belirtilmiştir.

1-Soruşturmayı savsaklayan ve görev kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demir ….136.24 eski Savcı Ülkü Coşkun,

2-Uğur Mumcu’yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara Valisi ve her kademedeki diğer ilgililer,

3-18 Şubat 1993 tarihinde TRT’de yayınlan “Perde Arkası” programına katılıp görüş belirterek, soruşturmanın gizliliğini ihlal eden kamu görevlileri,

4-Tanık Ayhan Aydın’ı 20 Eylül 1993 tarihinde yayınlanan “Ateş Hattı” programına götürerek, soruşturmanın gizliliğini ihlal eden güvenlik görevlileri,

5-Tanzim ettikleri imha tutanaklarında tahribat yapan İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli polislerle, diğer ilgili ve görevliler,

hakkında inceleme, soruşturma ve gerekli soruşturmanın yapılmasını istemiş, zamanın Meclis Başkanı Hikmet Çetin raporu hemen Başbakanlığa sevk etmiş, Başbakan Mesut Yılmaz’da bu talepleri gereği için zamanın İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a talimat vermiştir.

Biz de aile olarak İçişleri Bakanlığına, söz konusu raporun gereğinin yerine getirilmesi için ayrıca bir dilekçe vermiştik.

Bütün bunların sonunda 2000 yılında gerçekleştirilen Umut Operasyonunda, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin failleri olduğu ileri sürülen kişiler yakalandı. Uğur Mumcu cinayeti faili olarak üç kişiden ikisi yakalandı ve mahkûm edildi, ama asıl fail olduğu söylenilen üçüncü sanık Cihan kod adlı Oğuz Demir halen firarda.

Mahkûmiyet alıp, daha sonra aftan yararlanarak salıverilenlerden Muzaffer Dağdeviren ise, İstanbul’da Vatan Caddesinde, MİT binasının birkaç yüz metre ötesinde kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü, bu cinayetin de failleri meçhul. AKP iktidarının bizim dönemimizde aydınlatılmamış faili meçhul cinayetleri yoktur iddiasına, İnsan Hakları Vakfı, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna sunduğu raporda; 2002-2011 arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin 150’ye yakın olduğunu belirterek cevap vermektedir. Diyarbakır’da bulunan kafataslarının sayısının ise, şimdilik 26’yı bulduğu söylenmektedir. Bu kazıların da uluslararası kurallara uygun, DNA havuzları oluşturarak, uygun araçlar kullanılarak yapılıp yapılmadığı da meçhuldür.

12 Eylül 2010 referandumunda, 1980 askeri darbesini yapanlarla hesaplaşılacağı iddiasıyla mangalda kül bırakmayan, faili meçhul kurbanları için sahte gözyaşları döken AKP iktidarı ise, faili meçhul cinayetler, Jitem ve benzeri kurumların incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu beş önergenin beşini de reddetmiştir. Demek ki grup toplantısında dökülen gözyaşları timsah gözyaşlarıdır.

Şimdi kanı kanla yumazlar” der atasözümüz. Doğrudur, intikam duygusu beyni gelişmiş uygar insana da yakışmaz, ama kan Başbakanınki gibi timsah gözyaşlarıyla da yunmaz. Zaten bizim istediğimiz de kana kan, cana can şeklinde bir intikal değil. Tetikçisinden yardımcısına, azmettiricisinden planlayıcısına, vur emrini verene, en tepedeki siyasi karar vericilere ve uluslararası bağlantılarına kadar bütün sorumluların ortaya çıkmasıdır.

Şimdi sevgili dostlar, Uğur’un adalet duygusu çok yüksekti. Sadece dostlarına, yakınlarına değil, tanımadıklarına, haksızlığa uğrayan herkese yardım ederdi. Genel olarak ilgilendiği, üzerine gittiği konular da zaten herkesin, yani toplumun sorunlarıydı. Ben bağımsız, özgür ve devrimci bir yazarım. Devrimcilik bilinç ister, devrimcilik kararlılık ister, devrimcilik yürek ister. Milletin makus talihi, devrimcilerin güçlü elleriyle düzelmiştir. Demokrasilerde, demokrasiye inanmış olanlar, bir toplumda bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapıldığına inanırlar. Paylaşmak, merhamet, vicdan, komşusu açken tok yatmamak onun temel değerleriydi.

Bunun için solcuydu, bu nedenle sosyal devletten, emekten yanaydı, ama onun için sosyal devlet; insanları önce aç, işsiz, muhtaç hale getirip, sonra Ramazan çadırlarıyla, kömür torbalarıyla, susuz evlere çamaşır makinesi, elektriksiz köylerde buzdolapları yollayarak minnettar bırakmak ve sömürerek oy avcılığı yapmak değildi. İçeride eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olabilmek için, dışarıya karşı tam bağımsız olmak gerektiğini biliyordu. İlkelerinin tam ve gerçek bir savunucusu olduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Biz hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir öğretiyi izleyen insanlarız” sözlerini, yazılarında sık sık kullanırdı. Bu sözler onun âdeta sloganıydı.

Tam bağımsızlık derken, dış dünyadan kopuk, içine kapalı bir Türkiye değildi elbet söylemek istediği. Her ülkeyle gerektiği gibi, gerektiği kadar ilişki kurulacaktı, ama öncelikli ve aslan payı bizim ülkemizin olacaktı. Hele kendi zenginliklerimiz söz konusu ise, ulusal çıkarlar daima ve kıskançlıkla korunacaktı. Uğur bu anlayışla emperyalizme karşıydı, ama onun emperyalizm karşıtlığının, kafatasçı, bağnaz milliyetçilikle hiçbir ilgisi yoktu.

Ona göre özel sektör de, özel sermaye de büyükelçi de ulusal olmalıydı. Yoksa ülke de bağımsız olmazdı. Özel sektörün tamamen karşısında değildi, ama emek-sermaye çelişkisi söz konusu olduğunda, kuşkusuz tamamen emekten yanaydı. Çünkü insanın insanı sömürmesine kesinlikle karşıydı.

Evet sevgili Hacıbektaşlılar, her devlet terörü ortadan kaldırmak, vatandaşlarını korumak için istihbarat yapar. MİT de bizim ülkemizin istihbarat kuruluşudur. MİT Müsteşarı Hakan Fidan geçenlerde gazetecileri kurumunda ağırlamıştı. Bu görüşme bana, zamanın MİT Müsteşarı Teoman Koman’ın 1992 yazında, Temmuz’unda benzer bir davetini hatırlattı. O basın yemeğinde Teoman Koman, toplumda sansasyon yaratacak, şahıslara yönelik suikastlar düzenleneceğini ihbar ettikleri kaydedip, hatta içinizden biri hedef seçilebilir dedikten sonra, ama biz önlersek böyle bir şey demişti ve hepimizin bildiği gibi bu konuşmadan 6 ay sonra, 24 Ocak 1993 günü Teoman Koman’ın söz konusu yemekte toplantısına katılanlardan biri olan Uğur Mumcu bir suikast sonucu öldürüldü.

Sadece tetikçileri değil, bütün arka planları ortaya çıkarılmadıkça, bütün bu cinayetler bizim için faili meçhuldür, ama galiba sadece bizim için faili meçhul. Çünkü MİT Müsteşarı istihbar ediyor, biliyor, herhalde devletin öteki ilgili birimlerine de bildiriyor. Peki, ama kim önlemiyor? Hani Teoman Koman hem aranızdan birileri öldürülebilir diyor, hem de biz önlersek öldürülemez diyor. Kim önlemedi? Peki Uğur’un öldürülmesinden sonra benim bilgime başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi Askeri Savcısı Ülkü Coşkun’un “bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözer” sözü ne anlama gelmektedir?

Yani devlet denilen aygıt her şeyi görüyor, biliyor, izliyor, gözlüyor, ama önleyemiyor, öyle mi? Öyleyse soruyorum: Bu ülkede faili meçhul cinayet var mı? (Alkışlar)

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, hakkın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok, noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde. Madde karanlığı akıl nuruyla, cehalet karanlığı bilim nuruyla, nefs karanlığı marifet nuruyla, gönül karanlığı aşk nuruyla aydınlanır. Sevgili Hacıbektaşlılar, kendini bir gönül Bektaşi’si olarak hisseden ben, aranızda olmaktan büyük onur duydum. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygılarımı sunuyorum, var olunuz.

BİLGİLER
tarafından 30 Nisan 2013 - 11:12 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 1.013 kez Okunmuştur.
ETİKETLER
PAYLAŞ
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
WebSite
:
Yorumunuz
: